10 Şubat 2010 Çarşamba
İkinci Aşama
8 Şubat 2010 Pazartesi
Lady Gaga
Tanımıyorum, bilmiyorum, dinlemedim, uğraşmadım... Biraz önce NTVMSNBC sitesinde foto galeri yapmışlar oraya tıkladım... Ayıptır...
Neyse devam etmedim araştırmaya, kimdir, nedir, ateşli hastalık mı geçirmiş böyle olmuş, yoksa anası babası çok mu dövmüş bunu? Bilmiyorum, merak etmiyorum?
Gördüğüm fotoğraflardan birinde Paris Hilton ile birlikte. Yani bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim olayı.
Neyse "Foto galeri" Lady Gaga'nın anormal kıyafetleri hakkında... Ve evet garip...
Ay sinirliyim ne dediğimi bilmiyorum...
Şimdi bu kadın var, Lionel Richie'nin kızı var, Paris Hilton var, Kim Kardashian var... bunlar zihin bulandırıyor değil mi?
Hayır...
Zihnin bulanmasına gerek yok...
Fakirler delidir... Zenginler renkli...
Cep Delik, Türkiye'ye Geldiler
Hollanda'nın BNN televizyonunda yapılan bir yarışmaya katılan bir grup öğrenci, kurallar gereği ceplerinde beş kuruş para olmadan Türkiye'ye geldiler.
Yarışmanın kuralı şöyle diyormuş: beş gün içerisinde dünyanın en uzak mesafesine yanlarına hiç para almadan gitmen gerekiyor, gittiğin ülkede yaptığın çekimleri de televizyon programına ulaştırman gerekiyor.
Hollandalı bu grubumuz 9 kişiden oluşuyor.
Haber ülkemizin misafirperver yanına vurgu yapmış, fırıncı ekmek, mobilyacı da battaniye vermiş bu gençlere Silifke'de
Yurdumuzda 80 Darbesi sonrası gelişen gençliği yozlaştığını, kitap, gazete okumaz olduğundan dem vurup dururuz. Avrupa'da da durum değişik değil demek ki;
Yavrum, Hollandalı arkadaşlarım! "Serbest" diye bir şeyin içine düşmenize ne gerek var. Adabınızla içsenize, gazete okusanıza... Pippa Bacca'yı tanımıyor musunuz? (Gebzelileri tenzih ederim) Alanya'daki garsonları bilmiyor musunuz (Alanyalıları tenzih ederim)? Sivas'ın jeopolitik önemini size ilkokuldaki tarih derslerinde okutmadılar mı?
Şaka bir yana dünyanın her yeri tehlikelerle doludur ama ben bizim ülkenin biraz daha tehlikeli olduğuna inanıyorum. Dün akşam bizim burada biri birini kesti desem çok şaşırır mısınız? Şaşırmamalısınız. Ve kesti. Fenerbahçe Diyarbakır ile berabere kalınca hakeme sinirlenen birisi hakem sandığı birini kesti. Biz burada sinir krizi geçirdik mi "Aman tanrım yalnızca bir blok ötemizde biri birini kesiyor maykıl!" diye? Hayır. Burası böyle.
Hollandalı gençleri uyarıyorum blog aracılığı ile.
Arkadaşlar yapmayın. Ananızdan babanızdan para isteyin, yarışma peşinde koşmayın binin uçağınıza gidin. Otostop yapacaksanız da Gebze'den geçmeyin (Gebzelileri tenzih ederim)
Küba'da ilk günümüzdü, Casa Particular denen evlerde kalıyoruz. Bildiğiniz oranın yerlisi insanların evi. Dışarı çıkacağız ilk defa, boynunda fotoğraf makinesi vardı Mıstık'ın. Ev sahibi kadın "Aman dikkat edin fotoğraf makinelerine" dedi. "Vay burada böyle şeyler oluyor mu?" dedik, "Yok hiç olmadı ama olabilir diye uyardım" dedi kadın. Biz orada öyle şeylerin olmamasına şaşırmışken, kadın "Ohoooo hanım abla biz İstanbul'dan geliyoruz." lafı eşliğindeki rahatlığımıza şaşırıyordu.
Bu arada ufak not: Dünyanın en uzak mesafesini Hollanda'dan Türkiye olarak belirleyen siz sayın Hollandalı öğrencilerin coğrafya bilgisini, televizyon yapımcılarının da bilgisizliğini tebrik ediyorum... Ha haberi hazırlayan AA yetkilisi bir yanlışlık yaptıysa Hollandalı gençlerin ceplerinin boş olmadığını, onların da gazetecimize ikramda bulunduğunu anlıyoruz.
"Hacı en uzak yazıyorum ben bu habere"
"Yaz hacı yaz... Yiyecek bir şey var mı yaaa?"
3 Şubat 2010 Çarşamba
Veni Vidi Vici

Ne anlama geldiğini söylememe gerek yok sanırım...
Biraz önce Yamaç'la konuşuyorduk; "Gel buluşalım akşama" minvalinde bir konuşma... "Beni Bidi Bici" yazdım... "Nedir o?" dedi haklı olarak... "Latince" dedim, "Gel beni gör." anlamında...
Yaşasın Kayser...
Kulak Sürçmesi
Banyodan çıktıktan sonra insanlara ne denir?
Anneannem "Çabuk giyin oğlum üşüme." derdi. Ondan sonra da harala gürele havluyla kafama girişip kurulamaya çalışırdı saçlarımı. Evet girişirdi, saçı kurulamak adına hunharca bir şiddet uygulardı benim kafama, kim bilir belki de saçlarımın seyrek olması bu yüzdendir. Bir de tabi bayram sabahlarında ziyarete gittiğimiz aile büyüklerinin kolonya dağıtırken elini uzatan çocukları kale almayıp kafasına kolonya dökenleri vardır; bir kuşağın saç özürlü olması belki de dini bayramlarımızdır.
Neyse uzaklaşmayalım konudan ama bu kellik müessesesine döneceğim ileride. Ama banyodan çıkana ne denir?
"Sıhhatler olsun." en güzel cümle... Banyo yaptın, vücudunun pisliği gitti, mikrop kapma, bakterilerle boğuşma olasılığının yüzdesini indirdin, mis gibi oldun, temizlik sağlıktır sıhhattir anlamına gelir bu cümle…
İlk ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum “Saatler olsun” cümlesini ama bana çok mantıklı gelmişti. “Saatler olsun”; yıkandın, tertemiz oldun, mikroplarından arındın, umarım uzun saatler boyunca temiz kalırsın anlamına gelir. Benim için bu anlama gelir.
Pazar geceleri fenomendi benim için. Parliament Gece Sineması başlamadan evvel gidip banyomu yapardım, mevsimine göre meyve soyardı annem, ben de banyodan yeni çıkmanın verdiği rahatlıkla kah Gecenin Rengi, kah Batman, kah Dick Tracy filmlerinin içine dalardım.
Yine bir pazar gecesi banyodan çıkmışım, annem meyve soyuyor, babam ufak ufak çayını yudumluyor, attım kendimi en sevdiğim koltuğa en güzel pozisyonda başlayacak birazdan Gremlinler başlayacak… Üzerimden daha buharlar çıkıyor, süperim anlayacağınız…
Annem soyduğu meyvelerden başını kaldırıp “Saatler olsun oğlum” dedi. “Boş ver anne, yarın öğlene kadar idare etsin yeter, okuldan çıkınca kaykay yapacağız terleriz nasıl olsa” dedim anneme…
Kararlılığa bakar mısınız! Yarın öğlene kadar idare etsinmiş… İdare edecek olan ne? Temizlik, paklık… Annem bıçağı falan bıraktı tabi haliyle, “Oğlum? Ne idare edecek yarın öğlene kadar?” diye sordu şaşkınlıkla. O an Linda Ronstadt All My Life adlı şarkıyı söylemeye başlamış televizyonda. Adam kadının sigarasını yakıyor New York’ta bir çatıda, Parliament gece mavisi bir renk gecede… “Anne film başlıyor Allah adını verdim sus, sonra konuşuruz, gremlinler bu başka bir şeye benzemez” dedim. Ben bir keresinde Kara Şimşek başladığı için misafirliğe gelen komşuları evden kovmuştum, ciddiyim yani olayda…
Annem ilk reklamlara kadar bekledi herhalde, dalgın dalgın televizyona bakarken gördüm arada hep onu, ne meyve soyuyor, ne başka bir şeyle ilgileniyordu. Adeta hayata küsmüştü kadıncağız. İlk reklamda “Borga? Neyin idare etmesini istedin sen biraz önce?” sordu hemen, “Annem saatler olsun demedin mi? Yarın Boralarla kaymaya gideceğiz okuldan sonra, o kadar saat idare etse yeter benim için. Allah Allah nedir ki?” diye çıkıştım kadıncağıza.
Baba göbeğini tuta tuta gülmeye başladı. Anne oğlunu düzeltmeye çalıştı…
“Oğlum o ‘Saatler olsun’ değil, ‘Sıhhatler olsun’dur. Yani ‘sağlıklı oldun hep böyle olsun’ anlamındadır.” Dedi anam anam kadın anam…
“Ya anne boş versene ya!” dedim ama içim kan ağlıyor. Bunca yıl, bunca yıl dediğim kendimi bildim bileli, bir kulak sürçmesinden ötürü yanlış bir inanışa mı sahip oldum ben. “Saatler olsun” muş… “Hakikaten ne saçma!” diye hayıflandım. Hiçbir şey anlamadım Gremlinler’den. Manyak mısınız? Neden yiyecek veriyorsunuz hayvanlara gece gece. Al işte… Ayrıca o hayvanı neden besliyorsun ki? Kızdırmayın beni.
İşte böyledir kulak sürçmeleri benim hayatımda. Bir şeyi yanlış anlarım, ama yanlış anladığımı kabul etmem, onu anlamlandırır, ona değer yüklerim. Değer yüklemem, o anlayışıma değer veririm…
Bir önceki gün deli gibi yağmur yağıyor. Bizim binanın yanındaki bakkala gittim. Girdim içeri, alacaklarımı aldım, dışarı çıkıyorum, bakkal abi (adı bu adamın; “Bakkal abi”) “Şemsiyemiz var mı ağabeycim?” dedi. “Adama bak ne iyi yürekli.” Diye düşündüm. “Yok be abi, hemen yanda oturuyorum ben.” Dedim.
“Yok ben bir daha gelip gitme diye söylemiştim.” Dedi. İşler burada sarpa sarıyor benim için… “Abi boş ver ya, yağmurluğun kapüşonunu taktım mı ‘bana mısın’ demiyor” dedim bakkal abiye.
“Evet, evet tamam… Tabi, evet” dedi bilinçsiz, sadece bir şey söylemek için. Eminim “Nereden geldi bu zibidiler mahallemize, ne içiyor bunlar gündüz vakti?” diye düşünmüştür.
Dayanamadım, “Abi sen ne dedin bana?” diye sordum… “Abi ben sana ‘Başka bir isteğimiz var mı’diye sormuştum” dedi. “Haaa! Anladım. Yok abi teşekkür ederim.”
Şemsiyemiz var mıymış?
Parliament Gece Sineması Kuşağı’nın müziğiyle buluşturayım sizi bari, nostalji olsun:
2 Şubat 2010 Salı
"Kızım Neredesin?"
Tabi şimdilik çocukların kafa derilerinin altına ya da kollarında bir yere implant edilmeyecek çipler. Çantalarına, kıyafetlerine iliştirilecek... Çipleri Türkiye'de pazarlayan firmanın dediğine göre çocuklarınızın nerede olduğunu bırakın, bindiği servisin hızını bile ölçebiliyorsunuz bu alet sayesinde.
Mükemmel... Gerçekten eşi ve benzeri bulunmayacak bir ilerleme...
"Çocuklarımızı kaçıranlar kimler? Neden çocuklar kaçırılıyor? Çocuklar kaçırıldıklarında neler oluyor?" tarzındaki soruları cevaplamak yerine gelin çocuklarımıza çip takalım. Onları telefonlarına ya da kıyafetlerine yerleştirdiğimiz elektronik aletler sayesinde izleyebilelim. Hatta çocuklarımıza bu çipleri taktıktan sonra onlara haber vermeyelim, böylece bize yalan söyleyip söylemediklerini de anlar belki ilerleyen günlerde bunlara göre davranırız:
"Kızım neredesin?"
"Dersanedeyim baba."
"Yalan söyleme Taksim'de görünüyorsun şu anda 96 m/dk hızla Tünel istikametine doğru seyrediyorsun. Bu hızda ya alışveriş yapılır, ya da birinin kolunda yürünür. Şimdi sana verdiğim kredi kartını iptal ediyorum ve para kartına tam tamına 9,8 lira yolluyorum. Oradan buraya taksi o kadar tutar. Hemen eve!"
"Saygı" denen olgu en son gördüğümde Pasifik Okyanusu'nda bir yerlerde kendi halinde yüzüyordu.
Çocuklarımızı takip edebileceğiz, onların gitmelerini istemediğimiz yerlere gittiğini anladığımız anda hemen oraya gidip onu oradan çıkartabileceğiz. Hatta iş ilerlerse kendi çocuğumuzu kolluk kuvvetlerine ihbar edebilir, onların kötü yolda olduklarını söyleyebiliriz. Neden olmasın, bizim hiç istemediğimiz, izni alınmamışi bir protesto yürüyüşüne katılmış olabilir. Ne işi var oralarda, bizim gittiğimiz yürüyüşlere bizimle beraber katılabilir ve birilerinin yaptıkları konuşmaları bizimle beraber destekleyebilir.
Ayrıca bu zaten onun iyiliği için. Ya biri onu kaçırırsa, ya biri onu istemediği bir yere götürür ve onu bir şekilde taciz ederse... Bunun olmasını istemeyiz. İyisi mi biz çocuklarımıza çip takmak suretiyle onları takibe alalım... 7 gün 24 saat. Onları televizyonun, bilgisayar oyunlarının, hamburger gibi tüketilen filmlerin başından almak yerine, onları kitaplarla, dergilerle, gazetelerle tanıştırmak yerine kaçırılmalarını engellemek için çip takalım.
Buradan George Orwell'dan, Ştrugatski Kardeşlerden, Ursula K. Leguin'den bahsetmeyeceğim...
Anneannem kıyafetlerime nazar boncuğu takardı; "Aman oğlum çıkartma, nazar değmesin" der bir de ağzıyla "tü tü tü tü" yaoardı ben evden çıkmadan evvel. Evden uzaklaşır, bazen kayıp olurduk arkadaşlarla yeni atarici ya da dokuz taş oynamak için mermer parçaları ve eşsiz gazoz kapakları ararken ama nazar boncuğundan olsa gerek eve geri dönebildik bu yaşımıza kadar...
Şimdi nazar boncuklarının yerini çipler alacak... Belki ileride beyinlerine direkt bağlantı sağlayabiliriz, o zaman daha faydalı olur...
Şah ve Mat
Şimdi mat olmak üzereyim... Sonra hayatıma devam ederim...