
19 Kasım 2010 Cuma
Antalya

10 Kasım 2010 Çarşamba
Durun! Onlar Beşiktaşlı Değil... di...
Sene 2005. İzmir’de “Holiganlar” ile ilgili bir belgesel yapıyoruz. Göztepeli bir taraftar Aydınspor deplasmanından dönerken yaptıkları bir eylemi anlatıyor. Aydınspor taraftarlarıyla kavga edip sinirlenen Göztepeliler dönüş yolunda bir tarlada gördükleri, siyah beyaz bir ineği bıçaklıyorlar, inek Aydınspor renklerini taşıdığı için (pigmentsel bir mevzu yani).
Hikaye doğru ama biz o gün bu hikayeyi belgesele koymamıştık. Bunun en büyük nedeni bu şiddet gösterisini yapanların kim olduğunu bilmememizden, anlatanın orada olduğuna inanmamızdan dolayıdır.
Tıpkı 16 Mayıs 1981’de oynanan ve 81.000 kişinin izlediği Karşıyaka Göztepe maçı ile ilgili konuştuğunuzda 1975 tarihinden önce doğan her İzmirlinin o maçta olduğunu iddia etmesi gibi.
Tıpkı ilerleyen günlerde 08 Kasım 2010 akşamı İstiklal Caddesi’nde Model Grubu üyelerine şiddet gösteren grubun içinde olduklarını söyleyecek binlerce Kasımpaşaspor taraftarı gibi.
Kimlik edinme isteği sistemin getirdiği olumsuzluklardan dolayı kendini koyacak yer bulamayan bir insanın yapabileceği en doğal harekettir. Kimi zaman siyasi oluşumlar, kimi zaman sosyal platformlar, kimi zaman STK’lar bu isteğe çabuk cevap verir. Takım taraftarlığı da tıpkı bir siyasi düşünce tarafı olmak gibidir. Daha zahmetsiz olduğu düşünülür. Oysa hem maddi hem de manevi zahmetlidir, bunun ötesinde tıpkı diğer kimliklerde olduğu gibi içerisinde şiddet barındırabilir
08 Kasım akşamı oynanan Beşiktaş-Kasımpaşa maçından sonra İstiklal Caddesi’nde, stüdyodan evlerine dönen Model Grubu’nun üyeleri bir grup Kasımpaşalı taraftarın şiddetine maruz kaldılar. Bir düşünceye göre üzerlerinde olan siyah beyaz giysilerden dolayıydı saldırı. Gruptan Aşkın Çolak ve Can Temiz, NTV’de katıldıkları Ana Haber’de farklı sebepleri olabileceğini de dile getirdiler (yanlış anlaşılma gibi).
Her ne olursa ortada bir şiddet vardır, ama… işte bu “AMA” o kadar çok şey anlatır ki. Bundan sonra olacaklar sağduyulu birinin görmek istemeyeceği şeylerdir. Bundan sonra ortalama futbol taraftarının her ortamda şiddeti kullanabileceği yanılgısı ortaya çıkar. Durum bundan ibaret değildir aslında.
Dünyada televizyon başına en çok izleyici toplayabilen (herhangi bir TV olayı arasında), en çok takipçisi olan, en çok paranın döndüğü spor dalı olan futboldan bahsediyoruz. Her kesimden insandan bahsediyoruz. Ben elbette yazının bundan sonrasında “Herkesi bir tutmayınız” ajitasyonuna girmeyeceğim aksine bizim şiddetle yıkanmış olduğumuz gerçeğinden bahsedeceğim.
Bizler yaklaşık 10 yıl arayla 3 askeri darbe, iki tane de darbemsi hareket gördük, bizler 30 yılı aşkın süredir karşılıklı on binlerce kişinin öldüğü Kürt sorunuyla iç içe yaşıyoruz, bizler, kimimizin “Hadise” kimimizin “Katliam” dediğimiz onlarca olayı tarihimizde barındırıyoruz, Ermenilere, Rumlara, homoseksüellere, travestilere ve daha nice kimliğe şiddetin dik alasını uyguladık… Biz şu çılgın Türkler trafikte, aile içinde, iş yerinde, okulda, yatakta, mesire yerlerinde şiddeti hiç gocunmadan kullanan bir milletiz. Hele bir de bir kimlik altına girmeyelim… Hele hele bir de bir grubun bir topluluğun sayılan sevilen üyesi olmaya çalışmayalım… Biz şiddeti her daim kullanırız, çünkü içimize işlendi bu kahrolmasıca şiddet.
Peki şimdi çıkıp bir grup Kasımpaşaspor taraftarının gösterdiği şiddet üzerinden birilerini suçlamaya mı çalışacağız?
Önce içinizdeki şiddeti yok edin… Ben de…
8 Kasım 2010 Pazartesi
İntikam Kimi Zaman Yenmemesi Gereken Bir Mezedir


2 Kasım 2010 Salı
Ödül Verilmeli Sizlere
7 Ekim 2010 Perşembe
Gece Yarısı
5 Ekim 2010 Salı
Türk Futbolunu Engelleyen Söz Öbekleri

Türkiye’de futbol küçükten başlar. Babalar oğullarının balona düzgün vurmasıyla umutlanır, sonra onları bir alt yapıya verir, baktı ki olmadı ondan mühendis olmasını isterler. Birçok insan vardır ki, Anadolu takımlarında top vuran birilerini tanır, “Biz bununla aynı takımdaydık, sonra benim dizim sakatlandı, bak bu devam etti” der. Futbol bir umut bir kaçış yoludur, ama sonradan koca denizde bir hamsi olmak akla gelir, yavaş yavaş vazgeçilir, futboldan anlayan bir izleyici olursunuz. Dedik ya bu ülkede futbol küçükten başlar, o yüzdendir ki hemen herkes futbol izler, futbolla ilgilenir. Pazarı büyüktür futbolun. 321 milyon dolara ihale edilen yayın haklarına sahip bir ligi vardır Türkiye’nin, yayıncı kuruluş bu parayı futbolseverlerden çıkartacağı için dijital kutular pahalıdır, o yüzden mahalle aralarında kahve ve birahanelerde maç izlenir. Bu kahve ve birahanelere girdiğinizde sahibinden garsonuna, izleyicisinden yancısına geniş çapta futbol adamlarıyla karşılaşırsınız. Aslında Rijkaard’ın gitme vakti gelmiştir, Alex’in vadesi dolmuştur, gençlerde ruh yoktur… “Ben olsam”lı cümleler de vardır ama en fazla “şunu yapacaksın, bunu yapacaksın” der herkes. İstenilenleri yapmayanlar da haindir.
Bizim burada spikerler de sporun bağrından kopup gelmiş değillerdir. Orhan Ayhan boks maçlarından, Halit Kıvanç stadyumlardan, Uğur Dündar Olimpiyat oyunlarından kopup gelip işi çıraklarına devredememişlerdir. Şimdilerde Drogba’nın kardeşlerini anlatmak, Gerard’ın en sevdiği tatlıyı saymak, Misimovic’in burcunu söylemek daha iyidir. Maç anlatılırken renkler saklanmaz, milli duyguların olduğu maçlarda ise ırkçı söylemler ortaya çıkar. Bunların sonrasında nelere dönüşeceğinin önemi yoktur, önemli olan 90 dakika boyunca neler hissedileceğidir.
Küçüklüğümüzden bu yana, birçok yerde, alanda öyle çok söz öbeği duymuşuzdur ki neredeyse “Türkiye Futbolu”nun bu halinin sebebidirler. İşte onlardan bazıları.
Bacakları Eğri Olur
Genelde çakmak çakmak gözleri olan, öyle çok değil hafif kaslı, doktor önlüğünü giymiş, çerçevesiz camlı gözlüklerini düzeltirken güzeller güzeli kızların içini eriten, laik, demokratik oğlunun hayalini kuran anne sözcüğüdür bu. Kocası olacak mendebur futbol manyağı, oğlanı futbol okuluna yazdırmak istediğinde kurulur bu cümle; “Bacakları eğri olur…” Bu çocuk futbol oynayamaz, babası birkaç kaçamak yapar ama kadının fendi erkeği yener. Genel kanının aksine futbol oynayan çocukların bacaklarının eğri olmayacağı Maldini, Raul, Guti Hernandez, Louis Figo gibi hem dünya futboluna hem de genç kızların kalbine damgasını vurmuş nice yiğit tarafından kanıtlanmıştır. Bizim anneler yüzünden ise nice Messiler, Zidanelar bu ülke sınırlarında KPSS peşinde koşturmuşlardır. Olsun “Beyin Bedava.”
Söz öbeğinin benzeri: “Yüzme yapsın, tüm kasları çalıştırıyormuş.”
Çok Koşturma
Haydi buyurun! 6 yaşında ortopedik geleceğimiz düşünülerek ortaya çıkarılan anne engeli iki sene sonra mahalle maçına giderken karşımıza çıkıyor. Tuttuğun takımın çakma forması amca/dayı (bunların babanın yakın arkadaşlarından oluşması da muhtemeldir, öz olması eser şart değildir) tarafından pazardan alınmıştır. Bir gece öncesinden yatağa yattığında kendini derbi maçının kampında gibi hissedersin. Sabah formanın altına en uygun şortu geçirir aynada son bir kez bakarsın kendine. Televizyonda, gazetede, dergilerde gördüğün kahramanına benzemeye çalışırsın, sonra ayakkabılarını geçirirsin ayağına. O sırada içerden anne bağırır “Nereye güzel oğlum.” Oradaki “güzel” sıfatını şimdi belleğe kaydedin, ilerde karşımıza çıkacak.
“Anne arkadaşlarla yandaki arsaya gidiyoruz, mahalle maçı yapacağız, nasipse bu sefer kupayı alıp müzemize getirmek istiyoruz. 27 haftadır alamadık kupayı. Maça çok iyi hazırlandık. En iyi orta sahamız Celil yok ama yerine oynayacak arkadaşların onun yerini aratmayacağını biliyoruz. Zemin ve hava şartları futbola çok müsait.”
Bu cevaptan annenin aklına girebilen yegane kelime “Maç” olmuştur. Anne size o malum cümleyi kurar… “Tamam ‘güzel’ oğlum, çok koşturma e mi?”
Anne yapma, anne etme…
Hepinizin “Kim taktı ki birader annesini!” dediğini duyar gibi oluyorum ama bu gün yaptıracağımız birkaç seans psikanaliz içimizdeki anne sevgisini, Oedipus Kompleksini hemen yüzeye çıkaracaktır. Annenizin size yönelttiği o “Güzel” sıfatı var ya? İşte o sıfat yüzünden beyninizin bir yerlerinde koşmanızı engelleyen bazı faaliyetler olmuştu. Nice Roberto Carloslar, değme Naniler, sayısız Riberyler heba olup gitmiştir mahalle aralarında. Sergen gibi Tanju gibi bazı istisnalar olduysa da üzgünüm ki futbol koşarak oynanır.
Söz öbeğinin yerine “Terleme” kelimesi emir kipinde kullanılabilir. Aynı etkiyi yarattığı bilim çevrelerinde kanıtlanmıştır.

Şeytan Rıdvan Gibi Adam
Kimi zaman isteyerek, kimi zaman istemeden çok spektaküler bir harekete imza atmış olabilirsiniz. Bu hareket sonrası ama arkadaşınız, ama sizi izleyen ve geleceğinde sizin, çimle arasındaki köprü olacağına inanan bir büyüğünüzden çıkar bu söz öbeği.
Çocuk Şeytan Rıdvan gibi. Ah Rıdvan ah, sakatlıktan kurtulamadın, hepimize güzel futbol izlettin ama oynadığın futbol bir yakamızdan tuttu bizi attı kenara. Senin futbol hayatında erken bitti ama şimdi ekranlarda ahkam kesiyorsun, paraya para demiyorsun ama senin yüzünden nice Giggsler İktisadi İdari Bilimler Fakültelerinin yolunu tuttu.
Çocuk herhangi birinden Şeytan Rıdvan yakıştırmasını duyduğu anda başlar sıralı çalımlara. Tamam karşıdaki John Terry değil ama çok aptal da değil. Zaten bildiğin iki en fazla üç çalım kombinasyonu var onları da üçüncüde çözüyor karşıdaki adam. Oysa sen Şeytan Rıdvan gibi çalımı değil de Oğuz gibi pası deneseydin şimdi en kötü Milli Takım antrenörüydün.
Yerine çok rahatlıkla “Maradona mübarek” kullanılabilir.

Ne Anlıyorsunuz Şu Futboldan?
Aslında bir soru cümlesi olmasına rağmen bir emir cümlesi olan bu söz öbeğinin ikamelerini şöyle sıralayabiliriz:
· Futbol 22 Kişinin Bir Topun Peşinde Koştuğu Anlamsız Bir Spor
· Futbol Çok Vahşi
· Futbolcular Çok Kaba Saba Oysa Basketçiler Çok Entelektüel
Bu ve bunun gibi daha sıralayabileceğimiz cümlecikleri, bizim en ergen olduğumuz, cinsel organımızı fark ettiğimiz ve bu farkındalıkla beraber sivilce denilen asosyal insan tasarımcısı ile de tanıştığımız zamanlarda duymaya başladık. Kimlerden peki. Bizim Oedipus halimize benzer şekilde hayatının bir döneminde Elektra olmuş, buna mahsuben yegane amacı olarak kendisini annemizin (tam burada benim annem canım annem şarkısı girsin fonda) yerine koymak isteyen genç kızdan.
Bizler 4 yaşından beri futbolcu isimleri ezberleyeduralım, Panini albümleri biriktireduralım, top peşinde beyaz atletin koltukaltlarını karartalım, biyolojik olarak pol pozisyonunu kapmış olan kızlar çoktan Blue Jean dergilerini ciltletmişlerdir. Oradaki New Kids On The Blocklar, Jason Donovanlar boşu boşuna orta sayfada yer almıyor.
Sizler tozun toprağın içinde “Orhan! Pas atsana oğlum, boşta bekliyorum” diye ses tellerinizi yıpratadurun o güzeller içeride cinsel hayallere dalmışlardı. Senin en büyük hayalin neydi, golden sonra tribüne gidip taraftarına “Nasıl geçirdim ama” anlamına gelen gol hareketini yapmak. Arada çok fark var.
Bu kızlar sen cinselliğini keşfettiğinde fark edilir. Ama sende kocaman bir sivilce var, sesin gerek Orhan yüzünden, gerekse biyolojik pit stoptan dolayı Mezopotamya gibi… bir de üstüne kızların itinayla uzak durduğu futbolun aşığısın. İşte tam bu sancıların üzerine kız gelip sana bu söz öbeğini kuruyor.
“Ne anlıyorsunuz şu futboldan”
Bu soru kamuflajında kullanılan cümleye verilecek iki tarz cevap vardır:
1-“Kızım benim hayatım sensin ömrüm Cimbom”
2-“Bence de ya!”
“Bence de ya” diyenler bugün güzel kızların hepsini kaptılar. Biz ise hala yayıncı kuruluşa bir ton para bayılıyoruz, o şirketten bizi arayıp “Porno kanalları da aktif edelim mi?” sorularına sivilceleri kaşıyarak cevap veriyoruz.

Sekerse Gol
Geldik spikerlere… Bir Sovyetler Birliği-Türkiye maçı hatırlıyorum. Spiker “Sekerse gol” dedi benim içimin yağları erimişti. Gol olmamıştı haliyle…
Televizyon başında, radyoda maçı takip eden, daha sonra görüntüleri, yorumları izleyen oldukça hatrı sayılır sayıda genç nüfus oyunu sekme üzerine kurdu yıllardır. O top Türkiye Liglerinde defalarca sekti ama Avrupa’da bir türlü sekmedi. Defansın “Taymingi” hep iyiydi.
Bizler küçükten itibaren sekerse gol olur hayalleri ile yaşadık, oynadık malum spikerler yüzünden ama o top sekmedi. Zaten sekseydi o da yerden tekrar sekip bizim kaleye girerdi.
İkamesi; “Geçerse tehlike“ ya da “Aşsa yüzde yüzlük gol pozisyonu”
Finale Doğru Emin Adımlarla…
İşte bir spiker vakası daha… Avrupa arenasında mücadele etmiş hemen her takımımızın efsaneleştirdiğimiz başarıları vardır. Bursaspor Karlsruher’i terletmiş, Trabzon Liverpool’a kök söktürmüştü, Fener ManU’ya 40 Seneden sonra Old Traffort’ta mağlubiyeti (!) tattırmış, Beşiktaş Barcelona’yı rezil etmiştir. Valencia ise başkentte elimizden kaçtı yazık ki.
İlk önce televizyon ya da radyo başında başlar söz öbeğinin futbola olumsuz etkisi. Maç iyi gider, sonuç değişmez ve galibiyet alırız. Henüz ikinci turda ya da gruplarda hatta gruplara kalma yolunda yapılan bu mücadele sonucunda spiker o malum, uğursuz, müflis sözü dillendirir. “Finale doğru emin adımlarla yürüyoruz.” Kardeşim onlar da yürüyor.
Biz spiker arkadaştan aldığımız gazla ertesi gün bütün iş yeri o takımın formasını giyeriz. Ortaya çıkan her başarısızlığa karşı takım gibi benzetmelerini yaparız. “Lan hergele Barcelona gibi düştün ha.”
Sonra basın sarılır hikayeye, yorumcular gelir, futbolcular demeç verirler, üzerinden daha iki gün geçmeden Mehmet Ali Birand belgeselini yapar maçın… ve olan olur. Ertesi maç 5 yer geri geliriz.

Yerine kullanılmış örnekler vermek gerekirse:
“Değil Schmicheal dünyanın bütün maykılları gelse kurtaramaz” ve tabi ki “Boğayı öldürdük”
Yürü Yürüüüüü!
Pazar akşam saatlerinde bir kahvenin önünden geçerken en çok duyacağınız söz öbeğidir bu…
Memleket fazlasıyla teknik direktör kaynadığı için zordur bu ülkede futbol oynamak. Fakat sorun bu değil. Futbol dikine oynanan bir oyun zannedilmesidir asıl sorun. Yani bu ülkeye istediğin orta sahayı, istediğin ön liberoyu getir eğer bir kere olsun kaleye paralel bir pas verirse bitmiştir o adamın futbol hayatı. Futbol dediğin kaleye dikine oynanır, özellikle yenilgi ya da beraberlik halindeyken yanındaki arkadaşına pas atan, oyunu kanatlara açmak isteyen ya da atağın yönünü değiştiren adamlar var. Sallandıracaksın üç beşini taksim Meydanı’nda bak bakalım bir daha yapabiliyorlar mı?
Benzeri: “Ya oynamak istemiyorsa sat Szymkowiak’ı zaten kaleye gitmiyor ki?”
Vur İleri
“Yürü Yürüüüüü” ile karıştırılmaması gerekir. Yine mağlubiyet ya da beraberlik anında özellikle oyunun son çeyreğinde ses tellerini yırtarcasına söylenir bu sözler…
Ceza alanı civarına toplanmış yarım düzine adama doğru gidilirken bir oyun planı düşünür oyun kurucu futbolcu. Oysa kahvelerden, evlerden, stadyum içinden ona verilen direktif şudur: “Vur lan ileri”
Bu emri duymuş olan futbolcu aynen uygular. Mağlubiyet ya da beraberlikle devam eden oyunun son 15 dakikası havada uçuşan toplarla devam eder. İngilizlerin Dog Fight adını verdikleri bu durum Kızıl Baron’un uzmanlık alanı olduğundan bu tarz gollere sık rastlanmaz.
Brian Clough’un bu uğurda söylediği bir söz vardır: “Tanrı futbolun havadan oynanmasını isteseydi gökyüzünü çimle kaplardı”
Biz ise Brian Clough’u tanımadığımızdan olsa gerek “Vur ileri” ye alternatifler geliştirmişizdir: “Sabri çıkarsana oğlum Hakan Şükür’e”
Hayatında Oradan Kaç Tane Gol Attın
İşte Türkiye futbolunun önünde duran bir başka güzel söz öbeği. Bir oyuncu topu alır, ceza sahası çizgisinin köşesinden kaleyi görmüştür, yaradanına sığınıp bir güzel vurur topa… Top farklı bir şekilde dışarı çıkar… işte tam bu sırada başlar bu soru cümlesi kılıklı…
“Hayatında oradan kaç tane gol attın lan”
Bu durumda yapılması gereken tek bir şey vardır; seyircilerin isteği doğrultusunda toplanan TFF yetkilileri 23 yaşına kadar oyunculara istedikleri yerden vurma, istediklerini yapma özgürlüğü verir. 23 yaşını aşmış olan futbolcular o zamana kadar gol atamadığı yerlerden vuramaz, yapmayı deneyip başarılı olamadığı hareketleri deneyemez. Aksi takdirde sarı kartla cezalandırılır. Üç maç üst üste bu hareketini yineleyen 1 maç ceza alır. Oyuncu ceza sonrasında da hareketine devam ederse takım hakkında soruşturma açılır.
İkamesi: “Sen kendini Völler mi zannettin?”
Bizim Zamanımızda Genç Bir Oğlan Vardı? Necip
Ve sene olmuş 2040. Anatomik güzellikleri düşünerek bizi futboldan soğutmuş annemiz, gittikçe artan libidomuz sayesinde kız arkadaşımız, futbolu bize yanlış öğreten spikerlerimiz, ağabeylerimiz, babalarımız sayesinde ortalamayı aşamamışız.
Türkiye 2040 Avrupa Şampiyonasına katılamıyor çünkü gene play-off’larda elenmişiz. Biz kadroyu kuran teknik direktöre bir, oyunculara iki, TFF’ye üç saydırıyoruz. Sonra bizimle tartışma cüretini gösteren torun torbaya bağırıyoruz. “Bizim zamanımızda genç bir oğlan vardı, Necip… O olsaydı şimdi, kupayı alır dönerdik.”
Günümüz kullanımı için bkz: “Bu adam mı Metin Oktay’ın formasını taşıyacak?”
Daha devamı gelir bunun…
Not: Saygıdeğer kadınlar… Yazı biraz seksist oldu, bu yazının genel olarak mizahi bir dili kullanmaya çalıştığını, bunu yaparken de ucuz mizahtan yani kadın-erkek ayrımından faydalanmaya çalıştığını belirtmek isterim. Ama bir şey daha var; “Ofsaytı bilmiyorsunuz”
22 Eylül 2010 Çarşamba
Gelin Linç Yapalım
"TAYAD'lılar olduklarını bilseydim, ben de aşağıya inebilirdim"
Yukarıdaki cümleyi söyleyen şahıs bir belediye başkanı. "Türkler misafirperverdir" tanımının her daim kullanıldığı Türkiye'nin bir ilinin belediye başkanı. 2005 yılının kasım ayında Rize'de TAYAD üyelerine yapılan saldırıda, saldıranlara tam destek veren ve beklenenin altında bir reaksiyon gösterildiğini savunan Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı'nın sözleri bunlar.

Özellikle 2005 yılında Orhan Pamuk'un Nobel ödülü kazandığı dönemde yaşananlar, Trabzon ve Rize'deki TAYAD olayları, Hrant'ın öldürülmesi pek çok insanı rahatsız etmiş toplumda, benim tahmin ettiğimden daha fazla ses çıkmıştı. Fakat sayıca az bir grubun dile getirdiği bir durum var ki aslında tüm yaşananların tablosunu çiziyor bizlere.
Tarihimizde pek çok örneği bulunan, bugün de gayet olağan bir şekilde süren olaylar Türkiye'de linç rejiminin sürekli varolduğunun açık bir kanıtı aslında. Bu olayların hedefleri ve bahaneleri birbirine çok benzer. Eskiden azınlıklar, sonrasında Aleviler ve komünistler, ardından, PKK bahane edilerek, Kürtler ve şimdilerde İslami ve milli söylemler kümesine dahil olmayanlar ya da edilmeyenler.
Bütün bunların oluşmasında neler etkendi, neler bize etken olarak gösterilmek istendi ve bizler neleri aslında etken oldukları halde bir türlü kabullenmek istemedik?
Cevapları bulabilmek için linç olaylarının tarihine bir bakmakta fayda var. Linç olaylarının nasıl başladığından ziyade, nasıl adlandırılıp meşru bir kılıfa sokulduğunu anlatabilmek için Yeni Kıta'nın iç savaşına ve hemen sonrasına bir miktar bakmak durumundayız. Amerikan İç Savaşı sırasında ve sonrasında oluşan düzensiz ortamda özellikle at ve sığır hırsızlarına karşı, formal mahkemelerin ulaşamadığı yerlerde halk mahkemelerinin kurulmasının önü açılmıştı. Bunu sağlayan "LİNÇ" e adını da veren şahıs, Yüzbaşı William Lynch'dir.
Kurulan bu mahkemelerin suçluyu yargılama ve hapse atma hakları vardı. Bir suçluya karşı, jürinin ya da hakimin mağdurlardan oluştuğu bir mahkemede yargılanmanın saçmalığını bir kenara bırakın, suçluyu idam etme izni bulunmayan bu halk mahkemeleri bir süre sonra amaçlarının dışına çıkmıştı. 1869-1874 yılları arasında özellikle güney eyaletlerde 3800'den fazla, çoğu zencilerden oluşan kişi asılarak linç edilmişti.
Devinim oldukça hukuk gelişti, yeni kanunlar, yeni uygulamalarla, eğitimle linç olaylarının önü kesilmeye çalışıldı. Gelin görün ki ülkemizde daha çok devinime ihtiyacımız var gibi gözüküyor.
Dün akşam saatlerinde Beyoğlu'nda bir sanat galerisi taşlı sopalı saldırganlar tarafından basılıp, içerdeki insanlar linç edilmeye çalışıldı. Tam burada daha önceki söylemlerimden, yani saygı çerçevesinde tartışma yapmamız gerekir söylemlerimden biraz uzaklaşarak bu saldırıyı gerçekleştiren gruba bir tanımlama yapmak istiyorum.
Grubun kullandığı silahların savaş kronolojilerindeki yerine baktığımızda aslında hangi evrim basamağında olduklarını çok iyi görüyoruz. Fakat her canlı evrilir, her canlı bir şeyler öğrenir, bu insanlar da biber gazı kullanmayı öğrenmişler. Stanley Kubrick'in 2001 filminde kemikle bir şeyleri parçalayabileceğini öğrenen Neandertal altı varlık kadar sevindiklerine eminim.
Tekrar konumuza dönmek gerekirse; kısa anlatmaya çalışarak linç olaylarının temel nedenlerini şöyle sıralayabilir miyiz?
- Lincin iç dinamikleri: ordu devlet olmamız. Karma ideolojik felsefeleri benimsemiş olan partilerimiz. Önce apolitikleştirilip (tam burada solun 80 sonrasında "anarşizm", "terör" gibi saptamalarla betimlenmesi ve populist islamcılık direkt, populist milliyetçilik ve endirekt milliyetçilik anlatılabilir) sonra partilileştirme çabasında yoğrulan gençlerin holiganlık düzeyinde parti tutma sevdaları.
- Lincin dışarıdan gelen dinamikleri: vali, belediye başkanı, emniyet müdürü gibi bürokratların linç olayları karşısında oluşturdukları ortak söylemler.
- 1950 sonrasında refaha kavuşan ordu ve 80 sonrasında semiren MGK
- Demokratikleşme çabasının yanında popüler İslamcılık ve milliyetçilik söylemi içinde oluşan muhafazakarlığın kendi kanunlarını uygulayabilme çabaları
- Kelimeler ve cümleler üzerinden ortamı istenen hale sokma çabaları
Dikkat!!! Yazının bundan sonraki bölümü yanlış anlaşılmaya çok müsait.

Linç olaylarına baktığımızda temelde yargının kararlarından memnun olmayan insanları görebiliriz. Özellikle radikal düzeyde taraf olanlar, sadece kendi düşüncelerinin üstün olduğuna inanan insanlar, kendi düşüncelerinin karşıtı insanların cezalandırılmaları gerektiğine inanırlar. Demokrasilerde bu cezalar sandıklarda verilir, düşünceler yüzünden ya da bir insan bir düşüncenin esiri olduğu için ceza verilmez. Radikal düşünceler, muhafazakarlar, bir düşünceyi sağlıklı bir şekilde hazmetmeden taraf olanlar ve insan olmanın asıl durumunun yani saygının farkına varmamış olanlar bu cezasız bırakılmadan hoşnut olmazlar. Bu durum kendi cezalarının verilmesi şeklinde gelişir. Ceza genelde linçtir.
Ülkemizde yaşanan olayların geneli karşıt görüşlerin cezalandırılmaması ya da cezalandırılanların (özellikle 141-142-301-318 gibi sayılardan bahsediyorum) cezasını az bulmaktan kaynaklanıyor. Etnik alt yapısı olan linç olaylarını bunun dışında tutuyorum. Bir de hem etnik alt yapıya hem de ceza azlığına atfen yapılanlar vardır. Elif Şafak, Orhan Pamuk, Hrant Dink bu kontenjandan yararlanmış, en üzücü olanı ise maalesef Hrant'ın ki olmuştur. (burada 301. Madde'nin Hrant'ın ölümünden sonra şu tarz bir kullanımı olmuştu:
3 kurşun
0 koruma
1 ölüm
belirtmeden geçemedim)
Özetlemek gerekirse halk, bir kişiden, bir kurum ya da kuruluştan memnun olmaz, bunu şikayet ederler, devlet (demokrasisi) bunun hakkında bir şey yapamayacağını dile getirir ve sandıklar açılır, taş ve sopalar ele alınır.
Tıpkı holiganlık düzeyinde spor müsabakası izleyenler gibidir durum. Karşı takımın galibiyetinden, alınan puandan ya da hakemden memnun olunmaz, stat içinde ya da dışında taş ve sopalara sarılınır. Bu durumu da linçten ayırmak imkansızdır. En son pazartesi günü oynanan Gaziantep Bursaspor maçında yaşanan olaylar ve maçın tatili sonrasında yaşananlar bunun tipik bir örneğidir. Birçok eski hakem, yorumcu vs. olaylar hakkında "Canım hakemin kafası kanamış, tedavi et, maça devam et" eğiliminde açıklamalar yapmıştır. Bu durum aynı zamanda bir hedef göstermektir.
Linç olaylarında, linç yapıcıları tam anlamıyla fikir sahibi olamadığından kanaat önderleri onlara ne yapmaları gerektiğini söylerler. "Tehlikenin farkında mısınız"dan tutunda, "Din elden gidiyor"a kadar uzatılabilecek söylemler, özellikle iletişim aygıtlarını, görece, daha iyi kullanan insanlar tarafından dillendirilmeye başladığında linç olayları başlar.
İşte dün akşam ki olay öncesinde, hem de bir ay öncesinde yayınlanmış bir yazı:
http://www.tophanehaber.com/goster.asp?nereye=yazioku&ID=123
Bu açık bir hedef gösterme, açık bir tahriktir. Bu yazı yazıldıktan sonra sessizlik beklemek aymazlıktır.
Bu olayın bir boyutu, lincin çıkmasına sebep olan boyutlardan biri diyebiliriz. Şimdi rahatsız edici bir diğer boyuta gelelim. (komple teori)
Özellikle "milliyetçilik" kavramı altına çok rahat bir şekilde "ulusalcılık" kavramını koyabiliriz. Sanmıyorum ki dünyanın başka hiçbir ülkesinde milliyetçiliğe bizim ülkemizde olduğu kadar çok isim takılmamıştır.
Ulusalcılar bugün Atatürk, laiklik, cumhuriyet söylemleri ile ülkede korkuyla yıkanmış ve çok yanlış anlaşılmaya müsait bir kutup yarattılar. Dün basılan sergilerden biri Extramücadele 2010 ulusalcıları rahatsız edebilecek sergilerden biriydi. Basın bu linç olayını "içki yüzünden" olarak yansıttı ama altında yatan sebeplerin iyi araştırılması gerekiyor.
Daha önceki yazılarda da defalarca belirttiğim gibi. Konu ne olursa olsun, karşı taraf ne yapmış olursa olsun, önce karşıdakinin yaşam hakkına saygı duyulmalı ardından saygı çerçevesinde tartışma yapmayı öğrenmeliyiz.
Konuyu bir boyuttan başka bir boyuta taşıyarak bir infial yaratma niyetinde değilim. İsteğim; konunun doğru anlaşılması ve bu anlayıştan olayları azaltacak hatta yok edecek kavramlara ulaşmaya çalışmamız.
dünya "akıllı ol" diyenlerin değil akıllı tartışanların dünyasıdır.
Her şeyden önce saygıyla, saygılarımla.
İlgili bağlantılar:
http://galerinon.com/tr/extrastruggle-i-didnt-do-this-you-did
http://www.tophanehaber.com/goster.asp?nereye=yazioku&ID=123
http://www.medyagundem.com/index.php?news=7564