17 Şubat 2012 Cuma
İş Bu Fotoğrafın Sırrı
6 Ekim 2011 Perşembe
Ölümlere Üzülme Skalası
Not: Kalemle yazmışlar andacı. çok güldüm ya. bari teleks çekseydiniz.
15 Ağustos 2011 Pazartesi
İnsanın Kin Duymasının Temel Sebepleri
Çünkü üç bilim adamı insanlara gerçekleri söylemişler ve insanların sinirlenmelerine yol açmışlardır.
Kronolojik olarak açıklamak gerekirse:
1-Nicolaus Copernicus: Bu zat-ı muhterem dünyanın evrenin merkezi olmadığını keşfetmiştir. Şimdinin Almanya-Polonya civarındaki topraklarda doğmuş ve ölmüş olan -bizde bilinen ismiyle- Kopernik sürekli kafasını gökyüzüne kaldırıp çeşitli soru işaretleri düşünmekteydi. Gökyüzüne bakıp "Yıldızlar ne güzel değil mi sevgilim?" ya da "Acaba hangisi Kutup Yıldızı'ydı, ilkokulda öğretmişlerdi." diyen bizlerden daha farklı olarak bu güzel arkadaşımız bir şeyler düşünmekteydi.
Araştırmalarını neticelendirdikten sonra keşfini dünya ile paylaştı:
"Arkadaşlar, üzgünüm ama gökyüzündeki her şey bizim etrafımızda dönmüyor. asıl biz bir şeylerin etrafında dönüyoruz" dedi.
O dönem PR şirketleri çok iyi çalışmadığından, Kopernik'in bu açıklamaları kamuoyunda bomba etkisi yarattı. Yine o dönem kilise içinde antidepresanlar yasak olduğu için bir hayli sinirlendiler.
Çünkü ilk defa birileri insanlığa "Sizler bu evrenin merkezi değilsiniz" diyordu...
2-Charles Darwin: Kopernik'in söyledikleri bugün kabul görmüş durumda ama Charles Darwin'in söylemleri hala üzerinde tartışılır teoriler olarak devam etmekte. Bunun en büyük sebebi ise Charles Darwin denilen "Ada"lı beyefendinin biyoloji bilimine merak salmış olması. Aslında tam anlamıyla biyolojiden çok hayvan sınıflandırması yapmak isteyen bu İngiliz beyefendisi Beagle adlı bir gemiyle Galapagos Adaları'na doğru yelken açar. Geri döndüğünde Türlerin Kökeni adlı çalışmasını insanlığın hizmetine sunmak üzere Amazon.com'dan satışa başlar.
O güne kadar tüm insanlık biraz su, biraz balçık ve Ghost filmindeki Demi Moore'un elleri sayesinde yaratıldığını zannettiğinden Charles Darwin'in, "Evrim, seleksiyon..." gibi sözcüklerine "Darwin abi iyi misin? Yenge falan nasıl?" diye cevap vermiş, onu anlamakta güçlük çekmiştir. Kilise hala antidepresanlardan uzak durduğu için gene sinirlenmiş ve; "Vay efendim sen bizim maymundan geldiğimizi mi söylüyorsun." diye bağırmış ve ortalıktaki tüm maymunların varlıklarından utanmalarını sağlamıştır.
O güne kadar kendilerini Tanrının kendi elleriyle yarattığını zanneden bizler; "Abi sanırım olmuyor öyle." dediğimiz için Charles Darwin bizleri bir evrimin bir basamağı addederek sinirlendirmiştir.
3-Sigmund Freud: Listemizin 3 numarasında bir Avusturyalı var. Masadaki dağınıklığın farkına varıp, "Bu ne böyle? Puro bir yerde, tuzluk bir yerde." diye kendine kızan Freud hastalarına bir başka gözle bakmaya başlamış ve onlara sürekli, "Sence bu puro ne anlama geliyor?" sorusunu sormuştur. Yıllar sonra araştırmalarını yayınlarken "Arkadaşlar psikanaliz diye bir şey buldum, herkesin annesinden nefret etmesini sağlayacağım, miras falan yok size." diye bağırmıştır.
Şaka bir yana Kel, yuvarlak gözlüklü, daha çok tefeciye benzeyen bu üstün doktorumuz "Bilinçaltı, bilinç dışı, id, ego, süper ego, alter ego, narsizm..." gibi terimlerle insanlığın karşısına çıkmış ve onlara "Size hakim olan bir beyniniz var, sizin ise ona hakim olmanız çok zor" demiştir.
O güne kadar kendisini dünyanın hakimi sanan, üstün düşünme kapasitesine sahip olduğunu zanneden insanlar birden celallenmiş ve "Bırakın kokainman lubunyayı, attıracak şimdi şalter egomu!" diyerek kendisine cephe almışlardır.
Yıllar sonra kendisine inanmayan farmakonörologlar, "Freud abi, toprağın bol olsun ama biz alerji ilacı yaparken yanlışlıkla SSRI diye bir şey bulduk; bitti o anne hadiseleri falan." dedilerse de psikanaliz ve narsizm kavramı insanların "Acaba ben düşünebildiğim için çok çok üstün bir varlık değil miyim?" diye sorgulayıp, sinirlenmelerine sebep olmuştur.
İşte bu üç bilim adamı insanlara en doğru bildikleri yanlışları söyleyerek, onlara; "Hayır siz evrenin merkezi değilsiniz, hayır siz tanrının bir yansıması değilsiniz, hayır siz mükemmel değilsiniz hatta zavallısınız." demiş ve onları sinirlendirmişlerdir.
İnsanlar da kendilerini hep daha üstün olduklarını, dünyaların kendi etraflarında döndüklerini ve tanrısal bir varlık olduklarını ispat etmek istemektedirler... Çoğunlukla insanlar yanıldıklarının farkına öldüklerinde varabilmektedirler, o zaman da çok geç olmaktadır.
Saygılarımla satırlarıma son vermeden evvel; "Karl Marx nerede?", ""Newton'un Amasya macerasını unutmuşsunuz!" ya da "Afedersiniz Zerdüşt bey nerede ikamet etmekte acaba?" diye çırpınan siz sayın okuyanlara belirtmek isterim. bir gün TOP10 yaparız onları da yazarız...
Ama ondan önce yarın: Newton ve Galileo Galilei ile Sanayi Devrimine Giriş dersimiz var. Lütfen kaçırmayın...
Şimdi saygılarımla satırlarıma son veriyorum.
SON...
Uzun İnce Bir Yoldaydım
Sosyal medyaya fena takmışız. O kadar zaman harcamamıza rağmen bir Ahmet Hakan ya da bir Hilal Cebeci kıvamında popüler olamadık. Biraz önce bir şey yazmaya çalıştığımda Twitter kuşu gelip kulağıma "140 karakteri geçmişsin, daha zeki olman lazım." dedi. Bu saatten sonra daha zeki olamayacağıma göre ben de kalbimden temiz burayı kullanmaya karar verdim...
Yazmaya çalıştığım ve bir türlü kısaltamadığım şey ise:
Bu gezegenin şöyle bir sorunu vardır: Üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu. Bu sorun için pek çok çözüm önerilmişti, ama bunların çoğu genellikle renkli küçük kağıt parçalarının hareketleriyle ilgiliydi. Bu tuhaftı, çünkü aslında mutsuz olanlar renkli küçük kağıt parçaları değildi...
Sen çok yaşasaydın e mi Douglas...
Siz eski kayıtlara göz gezdirene kadar ben yeni bir şeyler yazarım belki... Belki de yazmam, yazamam...
19 Ocak 2011 Çarşamba

Biraz önce şirketteki sigara içilen odaya gittim, sessizce ağladım. 4 yıl önce bugünü hatırladım. Başka bir şirkette bilgisayarımın başında iş yapmaya çalışıyordum. İnternette Hrant’ın öldürüldüğünü öğrendim. Apar topar aşağıya, televizyonun olduğu mutfağa indim. Ardımdan patron da geldi, “Öldürmüşler değil mi adamı” dedi. “Adamı” diyordu. Adam gibi bir adamdı Hrant Dink. “Allah belasını versin bu ülkenin” dedim, “Ben oğlumu nasıl büyüteceğim bu ülkede” dedi patron… birkaç saat sonra Hrant’ın öldürüldüğü, katledildiği yerdeydik…
Hrant’ın öldürüldüğü günden iki ay sonra çocuğumun doğacağı haberini aldım. “Ben o çocuğu nasıl büyütecektim bu ülkede.”
Sabah kızımı hazırlayıp okuluna götürürken Hrant’ın öldürüldüğü, katledildiği yerin önünden geçtik, kızımın bir şeyden haberi yok, ona daha söylemedim. “Kızım bak bu ülkede milliyetçiler var, bunlar ırkçı, ırkı yüzünden birilerini öldürüyorlar.” demedim henüz. Yaklaşık 3 sene sonra okula başlayacak kızım. Bir devlet okulunda sabahları “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyerek ant içerek başlayacak günlerine…
İşte ben o zaman anlatacağım kızıma Hrant’ın öldürüldüğünü, katledildiğini, bu ülkeyi neden sevmediğimi, sevmediğimi ama terk etmeyeceğimi…
Birazdan gene sigara içilen odaya gideceğim, usul usul ağlayacağım… Kızıma bugünü anlatırken hangi kelimeleri seçmem gerektiğini düşüneceğim. Seçeceğim kelimeler arasında şunların olacağını çok iyi biliyorum. Milliyetçilik ve ırkçılık…
19 Kasım 2010 Cuma
Antalya

10 Kasım 2010 Çarşamba
Durun! Onlar Beşiktaşlı Değil... di...
Sene 2005. İzmir’de “Holiganlar” ile ilgili bir belgesel yapıyoruz. Göztepeli bir taraftar Aydınspor deplasmanından dönerken yaptıkları bir eylemi anlatıyor. Aydınspor taraftarlarıyla kavga edip sinirlenen Göztepeliler dönüş yolunda bir tarlada gördükleri, siyah beyaz bir ineği bıçaklıyorlar, inek Aydınspor renklerini taşıdığı için (pigmentsel bir mevzu yani).
Hikaye doğru ama biz o gün bu hikayeyi belgesele koymamıştık. Bunun en büyük nedeni bu şiddet gösterisini yapanların kim olduğunu bilmememizden, anlatanın orada olduğuna inanmamızdan dolayıdır.
Tıpkı 16 Mayıs 1981’de oynanan ve 81.000 kişinin izlediği Karşıyaka Göztepe maçı ile ilgili konuştuğunuzda 1975 tarihinden önce doğan her İzmirlinin o maçta olduğunu iddia etmesi gibi.
Tıpkı ilerleyen günlerde 08 Kasım 2010 akşamı İstiklal Caddesi’nde Model Grubu üyelerine şiddet gösteren grubun içinde olduklarını söyleyecek binlerce Kasımpaşaspor taraftarı gibi.
Kimlik edinme isteği sistemin getirdiği olumsuzluklardan dolayı kendini koyacak yer bulamayan bir insanın yapabileceği en doğal harekettir. Kimi zaman siyasi oluşumlar, kimi zaman sosyal platformlar, kimi zaman STK’lar bu isteğe çabuk cevap verir. Takım taraftarlığı da tıpkı bir siyasi düşünce tarafı olmak gibidir. Daha zahmetsiz olduğu düşünülür. Oysa hem maddi hem de manevi zahmetlidir, bunun ötesinde tıpkı diğer kimliklerde olduğu gibi içerisinde şiddet barındırabilir
08 Kasım akşamı oynanan Beşiktaş-Kasımpaşa maçından sonra İstiklal Caddesi’nde, stüdyodan evlerine dönen Model Grubu’nun üyeleri bir grup Kasımpaşalı taraftarın şiddetine maruz kaldılar. Bir düşünceye göre üzerlerinde olan siyah beyaz giysilerden dolayıydı saldırı. Gruptan Aşkın Çolak ve Can Temiz, NTV’de katıldıkları Ana Haber’de farklı sebepleri olabileceğini de dile getirdiler (yanlış anlaşılma gibi).
Her ne olursa ortada bir şiddet vardır, ama… işte bu “AMA” o kadar çok şey anlatır ki. Bundan sonra olacaklar sağduyulu birinin görmek istemeyeceği şeylerdir. Bundan sonra ortalama futbol taraftarının her ortamda şiddeti kullanabileceği yanılgısı ortaya çıkar. Durum bundan ibaret değildir aslında.
Dünyada televizyon başına en çok izleyici toplayabilen (herhangi bir TV olayı arasında), en çok takipçisi olan, en çok paranın döndüğü spor dalı olan futboldan bahsediyoruz. Her kesimden insandan bahsediyoruz. Ben elbette yazının bundan sonrasında “Herkesi bir tutmayınız” ajitasyonuna girmeyeceğim aksine bizim şiddetle yıkanmış olduğumuz gerçeğinden bahsedeceğim.
Bizler yaklaşık 10 yıl arayla 3 askeri darbe, iki tane de darbemsi hareket gördük, bizler 30 yılı aşkın süredir karşılıklı on binlerce kişinin öldüğü Kürt sorunuyla iç içe yaşıyoruz, bizler, kimimizin “Hadise” kimimizin “Katliam” dediğimiz onlarca olayı tarihimizde barındırıyoruz, Ermenilere, Rumlara, homoseksüellere, travestilere ve daha nice kimliğe şiddetin dik alasını uyguladık… Biz şu çılgın Türkler trafikte, aile içinde, iş yerinde, okulda, yatakta, mesire yerlerinde şiddeti hiç gocunmadan kullanan bir milletiz. Hele bir de bir kimlik altına girmeyelim… Hele hele bir de bir grubun bir topluluğun sayılan sevilen üyesi olmaya çalışmayalım… Biz şiddeti her daim kullanırız, çünkü içimize işlendi bu kahrolmasıca şiddet.
Peki şimdi çıkıp bir grup Kasımpaşaspor taraftarının gösterdiği şiddet üzerinden birilerini suçlamaya mı çalışacağız?
Önce içinizdeki şiddeti yok edin… Ben de…